Türk şarabı yükselişte
Berrin Karakaş - Hüseyin Kete, Tempo Dergisi, 2003
Değişen iklim şartlarıyla şarap piyasası yeni verimli topraklar
arıyor. Birçok şarap otoritesi gözünü Türkiye topraklarına
dikmiş durumda. Avrupalı yatırımcılar Türkiye'ye sık sık şarap
için ziyaretler yapıyor. Türk şarapları katıldıkları
yarışmalardan altın madalyalarla dönüyor.
Son yıllarda şarap, yüzyıllar önce çıktığı Anadolu'ya yeniden büyük
bir dönüş yapıyor sanki. Türkiye'de şarap alanında son
10-15 yıldır başlayan gelişmeler, son sürat devam
ediyor. Ünlülerden ünsüzlere, bağ sahibi olmayan kalmadı
nerdeyse. Yeni yasayla birlikte, bir de ithalat
başlayınca, şarap piyasası iyice şenlendi. Bu durumda
yegâne içkimiz rakının pabucu dama atılır mı bilinmez
ama şarapseverler ve üreticiler kaliteyi yükseltmek,
dünya pazarlarında yer edinebilmek adına kendilerini
geliştirmeye bakıyorlar.
Tadım partileri, şarap festivalleri, özel şarap dersleri, Gagarin kardeşlerin
Türk ortaklarıyla Kilis'te açmayı düşündükleri şarap
fabrikası, Pamukkale'nin Fransa'ya sattığı şaraplar vs.
derken, şarap gündelik hayatımızın önemli bir parçası
olmaya doğru hızla ilerliyor.
Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye hâlâ
üzümü içen değil de yiyen bir ülke gibi dursa da, son
gelişmeler gösteriyor ki, son 10 yıldır bayağı bir yol
kat etmişiz. Türkiye, şu anda bağ alanı yönünden dünya
ülkeleri arasında dördüncü sırada. Yaş üzüm üretimi
yönündense beşinci sırada yer alıyor. Belki de bundan
30-40 yıl sonra, şarap efendisi Fransa, Türkiye'den
şarap bekleyecek. Keza bu, var olan şartlar düzeltildiği
takdirde kesinlikle bir ütopya değil.
Sibel Kutman (Doluca Pazarlama Müdürü)
"Bağ almak iyi bir yatırım"
Doluca için 1926'dan itibaren gelişen süreç tamamen
Türkiye'nin gelişimiyle paralel ilerliyor. 1970'te bir
kırmızı, bir beyaz şarap ile Türkiye'nin devi olan
Doluca, 30 sene içinde iki markadan 25 markaya, 300 bin
kişiden 12 milyon kişiye varan bir patlama yaşadı.
80'lerde Türkiye'de oluşan gelişmeler ve turizme
kapıların açılmasıyla tamamen kapasite arttırıldı.
Kaliteye çok önem verilemiyor; çünkü turiste mal
yetiştirmek lazım ama bu sayede Doluca da diğer
üreticiler gibi belli bir refaha eriyor ve 90'ların
ortalarından itibaren kaliteye yönelik yatırımlar
yapılabiliyor.
Yarışmalarda kazanılan madalyalar da yurtdışına kapı
açıyor. Firmaların kendi yaptıkları tanıtımın dışında,
gidip gelen turistler de içtikleri şarapları kendi
ülkelerinde tanıtabiliyorlar. Önemli olan dikkat çekmek.
Türk şarapları da bunu başarıyor.
Avrupa'da Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelere
ihracat yapıyoruz. Almanya, İskandinavya, Kuzey Avrupa
haricinde Kıbrıs, Japonya ve Kanada da şarap
gönderdiğimiz ülkeler arasında. Türklerin fazla yaşadığı
ve fazla turist gönderen ülke olduğu için Almanya bu
ülkeler arasında ilk sırada. Fransa, Amerika ve
İtalya'da da bu şans olabilir ama oralara fazla sayıda
üretim yapmak gerekiyor. Mesela Özel Kav için Amerika,
"300 bin şişe deneme partisi gönderin önce" dedi. Biz
toplamda ondan 150 bin üretiyoruz zaten. Umarım 5, 10
yıl sonra bağlar artınca bu da mümkün olur.
Vergi vurdukça yatırım hızı düşüyor. Gelirin % 63'ü
devlete gidiyor ve bu oran, dünya düzeyinde bir rekor.
Bu da şarapçılığın yavaş ilerlemesinin önemli bir
sebebi.
Türkiye şarapçılık anlamında çok şanslı bir
coğrafyada ama bunu yeterince değerlendiremiyor. Ben
yurtdışında şarap üzerine okurken şarapçılık anlamında
Türkiye'ye hâlâ "Osmanlının son dönemindeki hasta adam"
olarak bakıyorlardı.
"İslamiyet sebebiyle şarapçılık çok gelişemiyor"
deniyor ama Cezayir, Tunus gibi Müslüman ülkeler, bizden
daha fazla şarap tüketiyorlar. Üretici pamuk üretiyorsa,
daha fazla ederi olursa şarapçılık da yapar ama bizde
kültür olarak hâlâ önce rakı sonra bira geliyor.
Doluca Sarafin, Fransa'dan getirdiği ürünler
Chardonnay ve Sauvignon Blanc ile önemli bir adım attı
ve büyük bir gelişime ön ayak oldu. İleride şarapçılık
tarihi açısından bunun bir devrim olduğuna inanıyorum.
Bağcılık için birtakım üreticilerle iş görüşmeleri
yapıyoruz. "Gel bu araziyi dik" diyoruz ve her açıdan o
bağı geliştirmeye çalışıyoruz. Eğitimler veriyoruz,
kontroller yapıyoruz vs. Anlaşmalı bağcılık denen bir
sistem bu ve böyle çalışan birkaç üretici var.
Şarapçılığın gelişmesi için Tekel'in de çaba
göstermesi gerekir ki, zaten bağcılığı desteklemek
amacıyla kurulmuş çünkü ihtiyaç varmış ama 20- 25
senedir, özel sektöre rakip, hantal ve zarar eden bir
Tekel var. Kiloya göre taban fiyatı açıklanıyor. Bu da
kaliteyi düşürüyor. Bağcılar buna alışıyor çünkü. Kalite
ve kontroller bu yüzden geri planda kalıyor.
Biz istediğimiz kadar harika bağlar yapalım,
tüketiciyi bilinçlendirmezsek başarılı olamayız. "Şarap
hangi bardakta içilmeli" gibi şeylerden bahsetmiyorum.
Şarabı denesin, hayatının bir parçası yapsın. Bu da
deneyimle ilgili. Beğendiği şişeyi çevirip baksa bile
yeter.
Kırmızılarda Öküzgözü, Kalecikkarası, Boğazkere,
beyazlarda da Narince ve Emir gerçekten yerel ve farklı
üzümler. Bu tatlar dünya şarap piyasasında farklılık
yaratabilir ama dışarıdan gelip de dönümlerce yatırım
yapmayı gerektirecek çok fazla artısı yok. Öküzgözü
Merlot gibi değil örneğin. Çünkü bir süreye kadar
yıllandırılabiliyor. Sonuç itibarıyla dünya pazarına
yıllarca elenip elenip gelmiş sekiz tane üzüm hâkim. Ama
saydığım beş üzüm de kupajlarda, denemelerde
kullanılabilir.
Aralıkta her biri bir yabancı ve bir yerli üzüm
çeşidinden yapılmış üç yeni ürün çıkacak. Çok kısıtlı
rakamlarla, bazı marketlere verilecek ve internet
üzerinden satılacak. 2004 içinde de bütün marketlerde ve
restoranlarda satılmak üzere üç tane hacimli ürün
çıkacak. Sonuçta 90'dan beri kendi üzümlerimizi
biliyoruz. 98'den beri de hangisi hangisiyle iyi gidiyor
diye bakıyoruz.
Bağcılık iki şekilde gelişiyor. Biri anlaşmalı
bağcılık, diğeri de şarap işiyle alakası olmayan ama
hobi olarak yapmak isteyenler. Daha çok emekliler.
Kimisi elli dönüm, kimisi on dönüm bağ alıyor. Sürekli
bu konuda mail'ler ve telefonlar alıyoruz. Sonuçta bağ
on dönüm de olsa; bu, iyi bir yatırım.
...