WORLD WIDE WINE

In vino veritas
Türkiye Ulaşım Rehberi
28 Ağustos 2008, Perşembe 

Azı karar, çoğu zarar

Vefa Zat, Adabıyla Rakı ve Çilingir Sofrası, İletişim, 1994, S.208-223

in vino veritas Artık geçmişteki yerlerini almış olan İstanbul'un eski meyhaneleri çoğunlukla küflü şarap kokardı, buram buram... Meyhane duvarlarının her köşesi nice bade-perest'in hülyalı bakışlarının replikleriyle doluydu.

İşte bu emektar meyhanelerin duvarlarında kararında rakı içmenin şaşmaz yasasına rastlanırdı sık sık... Sigara dumanıyla işlenmiş camı, solmuş yazıları ve tozlu çerçevesi içinde nicelerinin dozunu tayin etmişti bu yasa. Veya edememişti...

"Azı karar, çoğu zarar" başlığını taşırdı bu yasa. Hangi dozda içilen rakının hangi sonuçları doğuracağının adeta tiyosuydu. Biraz yavan, sevimsiz ve kabaca olsa da, ölçülü içmenin, temiz içmenin sırrı vardı bu yasada. Bu yasa muhakkak ki adab-ı işret (içki içme terbiyesi) ile ilgili dostça uyarılar fısıldardı kulaklarımıza. Dostça ve babacan nasihatlar...

Bu fısıltılarda bir hocanın sıcaklığını, bir babanın sonsuz şefkatini bulmak da mümkündü.

İçkili yıllarda "Azı karar, çoğu zarar" yasası bir şey ifade etmiyordu bize. Ama geç de olsa bugün anladık bu "Baba Yasa"yı.. Yazarının dilleri ve elleri dert görmeye, dostça uyarılar dünya durdukça yapıla.

...

Anti-parantez; İçelim ayılalım (?)

Konu içki içme ise ve ayılmaksa söz konusu, (şair gibi yaklaşalım konuya) Hayyam'a sözü vermek işin en doğrusu diyelim:

Kalpten süpürür maddeyi, reddeyleme, iç!
Kimyadır o, perhiz deme, olmaz deme, iç!
Yetmiş iki millet sana hep bir görünür;
Her derde deva damlası, her illete iç!

O Hayyam ki, insanın yaşadıkça gerçek olduğunu düşünür, gerçek ise yaşanandır onun için. İnsan bir akıl varlığı, en şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. Yine Hayyam'a göre en iyi yol gösterici akıldır. Ve, gerçeğe ancak akıl yoluyla ulaşılabilir.
Hayyam'ı anlamak kolay oluyor ama, "Her derde deva damlası, her illete iç"i anlamak pek zor.

...

İçkiye kimileri dost gibi yaklaşır, kimi sevdalı gibi. Kimine "Kerem" olur kadehler, kiminin "Aslı"sıdır taparcasına... Kimine ışıl ışıl bir dünya sunar, matı parlak gösterir, ölüyü diri, alı mor. "Amacım bir iki kadeh içerek neşelenmek, kurtulmak üzüntüden" dedirtir kimine. Kimi, "Etrafımdakilere tahammül edebilmek için içiyorum" der... Marifetiyle destanlar yazılır bu maskaranın! Ah Hayyam, vah bu satırların yazarı... Bizim Hayyam'a hayranlığımız baki kalsın, damlası her derde deva (?) içki de, paşa paşa otursun şişedeki o yumuşak yerinde. Gözgöze gelelim, "Sen bana kurban, ben sana hayran" ninnisini söyleyelim birbirimize.

***

Azı karar çoğu zarar yasasına gelince:

"Birinci kadeh, vücuda yarar
İkinci kadeh, makul karar
Üçüncü kadeh, kafayı sarar
Dördüncü, dimağı yorar
Beşinci kadeh, keseye zarar
Altıncı kadeh, hatır kırar
Yedinci kadeh, bela arar
Sekizinci kadeh, vurur-kırar
Dokuzuncu kadeh, hakim hesap sorar."

Dokuz maddelik bu yasa "iki kadeh rakı"yı makül bir miktar olarak görür ki, bu dozda içtiğimiz takdirde "temiz içme" alışkanlığı ediniriz.

...

Bu doz 16 cl. rakıya tekabül eder. Aslında bazı tıp adamları 16 ile 18 cl'lik alkol miktarını kabul edilebilir miktar olarak görür.

Yerli ölçülere göre bir tek rakı 4 cl.'dir. Bu meyhane işletmecilerinin standart tek rakı ölçüsüdür. İki tek rakı bir duble eder ki 8 cl.'dir. İki duble yani makul karar olan doz ise 16 cl.'dir. Bu miktar bildiğimiz yarım şişe rakıdır. Bundan da yarım şişe rakının makul bir ölçü olduğu anlaşılır.

"Kerahet vakti"nde içki içme alışkanlığı olanlar, yani akşamcı olarak nitelenen "rakı tiryakileri"nin ölçüsü de yarım şişedir. Dikkat edilecek olunursa akşamcı rakı tiryakileri bu dozu asla şaşmazlar.

Bu arada bir meyhane geleneğini açıklamak gerekiyor. Yarım şişe rakı 16 cl. olduğuna göre, bir 35 cl.'lik rakıdan iki yarım şişe çıkar. İki 35 cl.'lik rakı, yani iki küçük rakı bir büyük şişe rakı eder ki, bu hesaba göre 6 cl.'lik bir fark çıkar. Arta kalan bu miktar meyhanelerde içki tevzi tezgahında görev alan "tezgahçı"nın payıdır. Ancak, meyhane müdavimlerine ikram edilen "rakının cabası" bu paydan değil, meyhanenin kendi içki stokundan ikram edilir. Rakı cabasını modern içkili mekanlarda ikram edilen "yolluk"la karıştırmamak gerekir. Caba bir meyhane geleneğidir. Caba rakı olarak ikram edilirken, yollukta müdavim içki seçimi yapabilir.

Tekrar temiz içmeye dönelim. Temiz içme hepimiz bildiği (bilmiyorsak eğer öğrenmemiz gerekli olduğu) gibi, kararında içme dozunda kalabilmektir. İçkili dünyamızda kararında içip dozunda kalanlara "Temiz İçkici" denir.

Temiz içme, içki içme terbiyesinin ilk basamağıdır ve içki sofralarının güzelliği de bu temizlikte gizlidir. Temiz içen, içkiyi amaç olarak değil araç olarak içer. O dostluğa, güzelliğe ve mutluluğa ulaşmak için içkiyi bir araç olarak kabul eder ve bu aracı kullanırken de asla kararını kaçırmaz, ölçüsünde kalır.

İçkinin dozuyla orantılı olarak yaratacağı etkiler farklıklar gösterir. Yüksek dozda içilen içki ile düşük dozda içilen içkinin etkileri pek tabii ki bir olamaz. Bu etki yaşadığımız günün koşullarına göre de değişebilir. Fizyolojik ve psikolojik yaşantımız gün be gün, an be an aynı olamaz. Ve bazen duygularımıza mantığımızla gem vuramayız. İşte bu yüzdendir ki yaşantımızın her anında değişen koşullarda yudumladığımız içkinin bizi götüreceği sahiller farklı olacaktır. Bu yudumlar, kimi zaman bizi huzurlu bir kumsalın sakin dalgalarının yanı başına yatırır, kimi zaman da yalçın kayalarla dolu sahillerde dağ gibi dalgaların ortasında buluruz kendimizi.
...

Birçok tıp adamı dozu ne olursa olsun içkiye şiddetle karşı çıkar ve içki içme nedenlerinin hiçbirini kabul etmez. Yine birçok tıp adamı kararında içilen içkiye göz yumar. İşte kararında içilen içkiye göz yumanlardan biri de Dr. Erdal Atabek'tir. Dr. Erdal Atabek içkiye dünyevi birgözle bakar ve şöyle der:

"Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz. Bazen seviniyor, bazen üzülüyoruz. İşlerimizin iyi gittiği oluyor, kötü gittiği de. Çoğumuz da içki içiyoruz. İçki, günün sıkıntılarını azaltıyor, biliyorum. Dostlar bir arada iken içmenin tadı da başka oluyor. Sizlerle bir hekim olarak değil, bir dost olarak konuşmak istiyorum. İçki içmeyen, sigara içmeyen, oyun oynamayan; gazete ilanlarındaki damat adayları gibilerin renksizliğini, tatsızlığını da övecek değilim. Bilim de, bizi kaskatı kuralların içine tıkmıyor. Öyleyse? Tadında kalan güzeldir..."

***

Üçüncü parantezimizi iki efsane ile açalım.

Kemal Sülker "İçki ve Toplum" adlı eserinde şarapla ilgili bir rivayeti dile getirir. Rivayete göre bağcılık ve şarapçılık Samilere ve Avrupalılara sular çekildikten sonra Nuh'un gemisinin karaya oturduğu ülkeden, Cudi Dağı'ndan gelmişti. Nuh'un şarap tutkunu olduğu hakkında eski kitaplarda rivayetler vardır. Kendisi bağcılığa, şarap yapmaya ve içmeye meraklıymış, Oğlu Ham'ın Nuh'un sarhoşluğu ile eğlendiği için babasının lanetine uğradığı ve siyah olduğu rivayet edilir. Nuh hayvan ve bitkilerden gemisine birer çift almış, tufandan sonra onları salıvermiş veya dikmiş. Bu suretle hayvanlar üremiş, ağaçlar yetişmiş; lakin asmadan aldığı üzüm aynı lezzette şarap vermemiş. O zaman şeytanın telkini ile bir arslan, bir tilki ve bir eşek keserek onların kanı ile kanştırdığı toprağa bağ çubuğu dikmiş. Bu defa cidden nefis bir şarap olmuş, ama içen ilk kadehte arslan, ikinci kadehte tilki gibi olmuş. Üçüncü kadehten sonra da eşekleşmiş.

Nedense içki ile ilgili böylesine (çok eski) rivayetlerde bile iki kadeh içki normal karşılanırken, üçüncü kadehten sonrası için kullanılan ifadeler çirkinleşiyor.

Azı karar, çoğu zarar yasasındaki ölçüleri bu rivayetlerde bile bulabilmek mümkün...

Diğer efsaneyi ise "Gourmet" adlı kitapta Uğurlu Tunalı dile getiriyor. Bu rivayete göre Nuh Peygamber ünlü tufandan sonra hayvanları ile Ararat Dağı (Ağrı) eteklerinde yaşamaya başlıyor. Karınlarını doyurmak için civarda otlayan hayvanlardan keçi, bir gün olağanüstü neşeyle dönüyor, hoplayıp zıplıyor ve etrafa tos vuruyor. Bu hal günlerce devam edince Nuh Peygamber keçinin peşinden giderek bu durumun yediği bir meyveden kaynaklandığını keşfediyor. Kendisi de bu üzüm türünü çok beğenerek yetiştirmek üzere söküp yerleşim yerlerine dikiyor, hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası oluyor.

Nuh Peygamber'i mutlu gören şeytan onun neşesini kıskanarak alevli nefesi ile asmaları kurutuyor. Nuh Peygamber üzüntüsünden hasta olarak yataklara düşünce, efsane bu ya, şeytan insafa gelip, bu nebatı yeniden yetiştirmek için ne yapması gerektiğini Nuh Peygamber'e söylüyor. Eğer nebatın dibini açıp, hayvanlardan yedi türünün kanı ile sularsa asma canlanacaktır. Bu durumda arslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, nebat kanları ile sulanıyor. Bir yıl sonra da hakikaten bitki canlanıyor, yaprak ve üzüm vermeye başlıyor.

Üzümlerin verimi arttıkça onları uzun süre saklamak için suyunu dayanıklı hale getirmeyi deniyor, şaraba ve eski neş'esine kavuşuyor.

Şarapla sarhoş olan kimselerin davranışları incelendiğinde, bu yedi hayvanın karakterini taşıyan haller görülür. Kah aslan gibi cesur, kah kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, köpek gibi kavgacı, horoz gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz, saksağan gibi geveze olurlar.

Aslında bu efsaneler üzüm, daha doğrusu şarapla ilgilidir ve efsanelerdeki benzetmeler şarap sarhoşluğunun sonucu ortaya çıkan halet-i ruhiyeyi yansıtır. Bilindiği gibi makul ölçülerde içilen içki insanı sarhoş etmez, tatlı bir keyif verir. Keyifli bir insanda da bu benzetmelerin hiçbiri görülmez.

Benim ölçüme gelince... Bunca deneyim, ödediğim bunca ağır faturadan sonra buz gibi bir bardak su... Su bana hayat veriyor, keyif veriyor, erişilmesi güç mutluluklara onüç yıldır onunla ulaşıyorum. İçkiyi az da olsa öğrenebildim, içmesini öğrenemedim galiba... Suya gelince, onsuz hangi birimiz yaşayabilir ki...

***

Bir de ölçülü bir parantez açalım ve sözü bir tıp adamı olan Dr. Erdal Atabek'e bırakalım. Dr. Erdal Atabek'e göre, günün yorgunluğunu atmak, biraz daha rahatlamak, daha keyifli bir akşam geçirmek için tadında içki içmenin ölçüleri vardır. Bir-iki duble rakı, yarım şişe (bir 35 cl.'lik) şarap, bir-iki şişe bira, böyle bir durum için yeterlidir. Bu miktarın aşılması, vücut için yorucu, çevre ilişkileri için bazen tad kaçırıcı olacaktır.

...

Bizler alkolün dozunu araştırıp, kararını bulabilmek için, alkolün kosinüs'üyle, tanjant'ıyla, logar'ıtma'sıyla uğraşırken, bomba gibi patlamış Orhan Veli veya bombayı patlatmış...

"Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam"

Rakı şişesinde balık olmak... Rakı şişesinde balık olmak;
"Her derde deva damlası, her illete iç!" diyen Hayyam'ı iyice solluyor. Hem de ne sollama...

...

Orhan Veli'yi düşünürken, ölçü konusunda Ahmet Rasim'e danışmamak fevkalade saygısızlık olur sanırım.

Muhakkak ki, İstanbul sevdalılarının başında gelir Ahmet Rasim veya başında gelenlerin biridir. Onun gönlünde İstanbul sevgisi gibi, rakıya karşı da sıcacık duygular vardı. "Rakı Nasıl İçilmelidir?" başlıklı yazıları, 1927 yılının nisan, mayıs ve haziran aylarında dizi halinde yayımlanmıştı "Resimli Ay"da... Yani, men-i müskirat yasasını (içki yasağı yasasının) kaldırıldığı yıllarda.

Yazıların ilkinde sıralar kadehleri Ahmet Rasim:

"Birinci kadeh: Biraz su koy! Sonra? Birdenbire dik! Ürkütücü bir püskürme? Boğazımı yaktı! Ben dikkat ettim, suyu az koydun... Bak bana? Oh! Ohhö? Afiyet olsun! Hey Barba! Bize biraz daha ister galiba!..

İkinci kadeh: Bu kadar su yeter... Haydi bakalım... Şerefe!.. Bak gördün mü? Püskürmedin! Ama sen cür'a bırakıyorsun... Cür'a nedir? Kadehte kalan rakı! Bak bana... Damlası bile kalmıyor!.

Üçüncü kadeh: Vay!.. Şişeyi bitirmişim. Bunu da içer... Kalkarız! Evet gel bakalım Mastori! Borcumuz... İki şişe... Üç kuruş! Al... Berekat!.. Bunlar ne? Tezgahtan, Usta ikram ediyor!.. Eyvallah!.. Barba!.. Afiyet bulsun!.. Kah kah!.. Türkçesi kıt ama iyi adam!.."

Ahmet Rasim'in temiz içkici olduğıından kimsenin kuşkusu yoktur. Zor günlerinde dahi kararında kaldığı eserlerinden anlaşılır.

...

Neyzen Tevfik'e gelince... Neyzen Tevfik'in ölçüsü neydi?. Azab-ı Mukaddes'ten olacak ki o rakıda ölçü diye bir şey tanımazmış. Üstad için ölçü rakı şişesinde balık olarak, rakıyı ürkütmek, korkutmaktır. Genel kanı da, onun rakıyı korkuttuğu mahiyetindedir...

...

Kararında kalmak... Kararında kalmak güzel, mutlaka güzel ama, kimi zaman birçok konuda bile kararında kalabilmek elimizde olmuyor. Seviyoruz, seviyoruz, sonunda aşık olabiliyoruz. Aşık olunca da mantık kalmıyor ve sevda sarhoşu oluyoruz. Kararında kalmayınca alkolün sıcak yüzü -bir an için de olsa- boğabiliyor bizi veya tam boğuluyoruz alkol denizinde... Alkol balığa benzer, onunla flört etmek istiyorsak eğer, önce yüzmeyi öğrenmemiz gerekir. Yani kararında kalabilmeyi.

Kararında kalabilme adet haline getirilebilir. İçki masasında son kadehi yudumladığımızda, mutlaka ama mutlaka, bir cür'a alkolü kadehte hapsetmeliyiz. Son yudum ya kadehte, ya da şişede kalmalı... Alkol esir olmalı kadehte veya şişede, biz değil... Alkol yüzmeli esir olduğu yerde, biz değil... Bunu başarabilirsek, ki başarabilecek güçteyiz, o zaman, alkole boğulmadan onunla flört edebiliriz, ancak o zaman...

...

Keyif kaçırıcı bu bölümden sonra dilerseniz içkili mekanlarda kullanılan argolu bir diyalogla açalım parantezimizi:

"Haydi bir papaz uçuralım gırgırına, güllüm atalım... Beleşe yatmadan, otlamadan, helalinden cümbüşleyelim... Çakıştıralım, çekizleyelim, dipleyelim, gagayı ıslatalım... Ama, ne ibiş olalım, ne de zurna. Cıvataları gevşetelim, kıkırdayalım, gıcırdatarak makaraları çekelim, vidaları gevşetelim... Kafaları dumanlarken, habeye kayalım. Şenliğe yumulup adabıyla zilliği kıralım... Anzorot sofrası mancasız olmuyor...

- Anzorot mu?

- Evet, anzorot sofrası, rakı sofrası mezesiz olmuyor.

- Akyazılıyı, gıravatlıyı, Fahrettin Kerim'i duydum ama anzorotu duymamıştım.

- Anzorottan başka, rakıya, apeki, çarmak, çarmakçur, dem, duziko, düz, imam suyu, islim, istim, pıma, pirne, piriz, piyiz, piiz, piys ve süt de denir.

- Gıravatlıyı, yani "Kulüp Rakısı"nı anladım ama, çarmakçur, düz, duziko da nereden çıktı?..

- Ermeni barbalar çarmakçur demişler rakıya herhalde... Düz yani anasonsuz rakı balkanlardan... Duziko ise Rum barbalardan bir hatıra... Anzorot kalitesi iyi olmayan rakı için kullanılmış.

- Bak meyhaneci geliyor!..

- Ortacı!...

- Safa geldiniz efendim!..

- Safa bulduk... Bize bir küçük getir, biraz da meze...

- Başüstüne efendim..

- Temin rakının bir adının da piyiz olduğunu söyledin, ben piyizi yemek olarak biliyordum.

- Yoo... Piyiz içkiye denir, antifıriz, cila, islim, istim, mazot, tabanca, ustura, menekşe, mor gibi...

- Mor mu?..

- Mor, yani mavi ispirto... Mavi ispirto müptelaları ona menekşe de derdi.

- Peki cila nedir ki?..

- Sert bir içkiden sonra içilen daha hafif içki... Mesela bazılan "Rakıya birayla cila çek, esrara baklavayla" der. Hakikaten rakıdan sonra buz gibi bir bira iyi gider, yakışır... Ama bira katır sidiği gibi olmamalı...

- Katır sidiği mi?..

- Evet, yeterince soğutulmamış biraya katır sidiği diyenlere sık rastlanır. Aslında biraya en yakışan arpa suyu tabiridir.

- Ya tabanca?

- Tabanca tabirini bitirim ve bıçkınlar konyak veya kanyak için kullanırlar. Küçük cep kanyağı için... Biliyorsun yeni yetmeler de "Coca Cola"ya "Amerikan Suyu" diyorlar, benzetme...

- Bak ilerdeki şu şişman çok sarhoş olmuş galiba?

- O mu?.. Onun lakabı fıçıdır. Vantuz... Adam rakıyı içmez, emer... Sohbeti de hiç çekilmez, geyik muhabbetine yatar hep...

- Ya yanındaki, zırt pırt içiyor, haftaym bile vermiyor.

- O fon-dipçi'dir, birazdan göreceksin fitil olacak. Mezeler hiç fena değil... Kıyak.

- Rakıya buz ister misiniz?

- Bana bir parça koy, az da su...

- Benim rakıya bir havuz yapıver!

- Peki efendim.

- Havuz mu? O da nedir?..

- Orta boy bir tasa kırık veya talaş buz doldurulur, rakı kadehi de onun içine oturtulur. Buz gibi olur rakı havuzda... Buz gibi. Tadına varırsın. Mmm... Kaymak...

- Şu gelene bak, yalpalıyor.

- Leyla olmuş o, birazdan astronotlaşır, yamulur kalır. Kafanı yorma...

-Yamulmak?...

- Yani oturduğu yerde kafası omuzuna düşüp sızaki oluverir.

- Bir de dut diyorlar, dut olmak nedir ki?

- Leylalık döneminden sonraki durum. Hayali fener gibi yürürken, küt diye yere yığılıverir... Dut gibi düşer.

- Ha hacamat olmak?..

- Aman... İşte öylelerine çok dikkat edeceksin. O tipler çok tantanacıdır, çenebazdır. Hiç çekilmez, sofrayı bozar, sohbete zehir katarlar... İçer içer zurna olur etrafa bulaşırlar. Hır çıkarmak isterler hep. Sataşırlar. Uymayan olursa da ellerine geçirdiği herhangi bir şeyle bir yerlerini parçalarlar.

- Aman!..

- Aman ya!.. Her şeyin bir ölçüsü var. Rakı bu, ayran değil ki... Yavaş yavaş götüreceksin, haybeci gibi değil... Fırt deriz, yudum yudum yudumlayacaksın. Yudumcuklarla cümbüş-leneceksin. Hem bu meret sohbetin mezesi değil mi? Kah sohbetin tadına varacaksın, kah onun...

- Sohbetin mezesi rakı, ama bazıları rakının mezesi soh-bettir diyorlar?

- O, sohbeti yapanlara göre zaman zaman değişebiliyor. Sohbete göre de... Tayyareyle sohbet edilebilir mi hiç?.. Onun için ne sohbet rakıya meze, ne de rakı sohbete... Adam kozmonot. Filmi koparmış... Artık rakıdan, mezesinden söz edilebilirmi ki?..

- Filmi koparmak da neymiş ?..

- Adam mazotu çok ama çok kaçırınca beyin durur. Ne söylediğini bilir, ne de yaptığını... Ruhtur artık. Cenaze... Ertesi günü ayıldığı zaman nerede içkiye başladığını rahat hatırlar ama, geceyi nasıl bitirdiğini, eve nasıl geldiğini asla hatırlayamaz... Film bir yerde kopmuştur. Ya gecenin ortasında, ya da sonunda. Özellikle gecenin fınal bölümü silinmiştir hafızasından. Filmin koptuğu bu durumda dahi evinin yolunu asla sapıtmaz.

- Çok kötü...

- Çok kötü mü?.. Felaket... Dedim ya ayran değil bıı. Akıntı çağanozu gibi döndürür adamı. Flispit eder, kandil eder, hayalet eder... Master olursun, matiz olursun, narkoza girersin... Vapur olur sallanırsın, uçak olur uçarsın. Yüküne göre de bazen uçak gibi bir yere çakılıverirsin... Kafanı gözünü patlatırsın.

- Aman ağabey ne diyorsun sen?..

- Çocuk işi değil oğlum bu... Ölçüsü var, kararı var... Kafa dumanlamak, kafa tütsülemek ayrı şey, kelle olmak ayrı. Mastorlarsın, matizlersin, moz olursun... Kararı şaşırırsan nal gibi olup, nokta olursun. Sonra da yörüngeye girer, koma...

- Öyleyse?..

- Öylesi böylesi yok. Dergah sofrası bu, ya haddini bileceksin, ya da bildirirler adama. Bıldırcınla, civcivle dans etmiyorsun ki, alkol bu! Adam gibi içersen vezir, içmezsen rezil eder...

- İçmesem mi acaba?..

- Korkma dostum.. Ölçülü ol. Ölçülü olamayacaksan o zaman içme. Şişede durduğu gibi durmaz bu meret.

- Yahu ağabey, ben buraya biraz neşelenmeye geldim, keyfim kaçmaya başladı... Sıkıldım...

- Bak şu gelene pestil... Neden, çünkü adamın kararı yok. Ya şu diğeri, küfelik... Hani sohbetin mezesiydi bu maskara... Adam onun maskarası olmuş... Turşu... Bak, şuradaki musluğu açılmışa bak. Adam zil-zurna. Tabiri meclisten dışan, taze ot görmüç eşşek gibi sırıtıyor... Kime ve neye bu fıskiye...

- Peki anladım ağabey, sen benim başlamadan bitirmemi istiyorsun. Vazgeçtim...

- Yoo... Yo dostum!.. Ben sana son perdeyi açtım. Trajik perdeyi... İlk perdeler pek tabii böyle değil. Zaten bu sofranın senaryosunu sen yazarsın, senaryoyu yine sen oynarsın. Final senin elinde. Ancak, sofra sona erip de eve gittiğin zaman, bir eli belinde, diğer elinde oklavayla seni bekleyen hanımına; Zıkkımın kökünü iç emi... dedirtme. Haydi!.. içelim ayılalım!.."

***

Bu meyhane diyaloğu yaşantımızın bir parçasıydı. Yaşamın tüm parçalarının gölgelerini Karagöz adlı perde oyunlarında görebilmek mümkün. Bu bölgelerin üstadı ise Hayali Küçük Ali idi. Hayali Küçük Ali (Mehmet Muhittin Sevilen) ömrünün çoğunu, Karagöz oyunlarını, geleneksel temaşa sanatımızı, özelliklerini bozmadan yaşatmaya çalışmıştı. Derlediği Karagöz oyunlarından bazılarını da yayımlamıştı. Bu eserlerden biri de "Karagöz"dür. Bu eserde yer alan "Karagöz'ün Gelin Olması" oyunundan bir bölümle açalım son parantezimizi ve kapayalım perdeyi..

Tuzsuz Deli Bekir, namı diğer "Matiz", rakıya fena halde kendisini kaptırmıştır. Yalnız aile fertlerini değil, konu komşuyu da taciz etmeye başlamıştır. Bir ders vermek gerekir Tuzsuz Deli Bekir'e... Ve, Hacivat el koyar olaya... Çözüm Karagöz'dür. Karagöz'ü gelin edecektir Matiz'e... Karagöz, fistanı ve yaşmak feracesiyle bir içim sudur artık. İmam nikahı kıyılmış ve sıra gelmiştir yüz görümlülüğüne:

"(Tuzsuz Deli Bekir, nara atarak gelir.)
Tuzsuz Deli Bekir - Eyyyt!.. gidi felek, ey gidi felek...

Karagöz - Eyvah bu da kim?.

T. - Dağ başında duman, yiğit başında hal eksik değil dayı.

K. - Öyledir ayıoğlu ayı.

T. - Ben bu gece evlenmişim de hiç haberim yok.

K. - Eyvah herifin evlendiğinden haberi yok. Bana bak dayı, nerede evlendin?

T. - Sonradan aklıma geldi, işte burada ya. Sen gelin hanım benim canım değil misin, güzelim.

K. - (Korkarak) Eyvah, herif beni tanıdı.

T. - Haydi aç yüzünü görelim.

K. - İyi ama yüzgörümlüğü vermedin.

T. - Tuuuh.. Onu meyhanede unuttum. Kusura bakma, al şu cebimde beş-on kuruş kalmış, sana feda olsun. Haydi beni üzme aç şu yüzünü güller açılsın.

K. - Şey burun görümlüğü vermedin.

T. - Ulan burun görümlüğü de olur mu bre?

K. - Olmaz ama bu burun başka burun.

T. - Al bakalım, şurda bir kuruş daha kalmış.

K. - Ver bakalım, haydi cebellebe.

T. - Aç bakalım şu güzel yüzünü, zira bende takat kalmadı.

K. - O eski bir şarkıdır.

T. - Vay güzelim sen şarkı da biliyormuşsun ha.. Oku bakalım.

K. - Okuyacağım ama dur bakalım hele.

T. - Haydi oku bakahm. Şimdi bıçağı çekeceğim.

K. - (Korkar) Vay anneciğim babacığım. Dıdıdı...

T. - Titreme güzel, aç yüzünü yoksa ben açacağım (der zorla Karagöz'ün yüzünü açar. Hayretle) Bu ne?

K. - Şey...

T. - Bu sakal ne?

K. - Sıkıntıyla çıktı. (titrer, dıdıdı...)

T. - Sen Karagöz değil misin?

K. - Bak, Bekir Ağa, sen her akşam içer içer sokaklarda naralar atar, herkesi taciz edersin, üstelik evde ananı, kardeşlerini dövmeye kalkarmışsın, beni mahsus bu hale koydular, gelin diye sana bir öğüt, bizi seyredenlere de bir ibret olsun, zira bu rakı insanları türlü felaketlere sürükler.

T. - Öyleyse son kadehten başka içersem haram olsun. (Gider)

K. - Herif büyük yemin etti. Gideyim şu pırtıları çıkarayım, sevgili seyredenlerimize güzel bir köçek oynatayım."

...

Son parantezimiz kapanmıştır burada. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola... Ama, Karagöz oyunları devam ediyor... Yeni yeni parantezler açılıyor... Ve hayat devam ediyor...

Gülümsemek için
Ödüllü Yarışma

Sözler  Quotes >>

These traitorous thieves, accursed and unfair,the vinners that put water in our wine.