Şiir ve şarap
Malatya, Elazığ, Erzincan gibi bölgelerde bağbozumu mevsiminde
avlulardan leğenlere akıtılan şıra sesleri yine geliyor, ama bu şıralar
artık şaraba değil, pestile ve üzüm sucuğuna dönüşüyor
Kimi araştırmacıların ve şairlerin şiir ile edebiyatı ayrı yere koymaları, şiire özgül ve öncelikli bir yer vermeleri, şiiri sadece edebiyatın değil, diğer sanatların da başlangıcı, "ana"sı saymalarından ileri gelir. Biraz da ona haksızlık edilir. Gerçekten tiyatro, müzik, halk dansları (dolayısıyla daha sonra ortaya çıkan diğer görsel sanatlar) şiir kökenlidir. Şiirin edebiyat karşısındaki konumu neyse, şarabın da diğer içkiler karşısındaki konumu aynıdır. Tıpkı şiir gibi bir "kült" üründür şarap.
Yapılan ilk içki belki de şarap değil, biraydı. Antik çağlarda sadece Avrupa'da değil, Anadolu'da da bira üretimi yapılıyordu. Ancak bira, kımız, ayran, kefir, meyva şurupları gibi "harcıalem" kalmaktan kurtulamadı, içilip geçilen bir ürün olarak kaldı. Oysa şarap törenlerin, şenliklerin, idlerin, kutsamaların, takdislerin has içkisidir. Hatta Olimpos'lu tanrıların içkisidir. Gerçi tanrılar ölümlülerin gıdalarını yeyip içmezler. Onlar "ambrosia" yer, "nektar" içerler. Ancak, bunların ne tür yiyecek ve içecekler oldukları mitolojide betimlenmemiştir. Nektarın şaraptan esinlenme olduğu açıktır.
Asma ve şarap tanrısı Dionysos adına düzenlenen dört ayrı şenlik, eski çağlarda asmaya, üzüme ve şaraba verilen önemi gösteriyor: Bağ bozumu şenliği (Küçük Dionysia), üzüm sıkma şenliği (Lenaea), tadım şenliği (Anthesteria) kent şenliği (Büyük Dionysia). Dionysos, şanına yaraşır biçimde coşkunun, taşkınlığın, esrimenin simgesidir ve Anadolu'da derin bir iz bırakmıştır. Metin And "Dionysos ve Anadolu Köylüsü"nde bu izleri araştırmıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar, romanlarında özellikle müziğin öne çıktığı bölümlerde, Dionysos ile, giderek panteizm ile buluşur. Hatta "Huzur" romanında, mevlevi ayininin icra edildiği içkili bir toplantının giderek bir Dionysos şenliğine dönüştüğünü tahayyül eder. Ancak onun tasavvufu vecd ile sınırlayan panteizmi, Hilmi Ziya Ülken tarafından eleştirilmiştir. Ülken, tasavvufun, sufilerin kendinden geçme halinden, vecdinden daha geniş ve derin bir felsefeyi içerdiği kanısındadır.
Şarap yurdu Anadolu
Balzac'ın "Vadideki Zambak" adlı romanını okuyanlar, bağların ve şarabın Fransa
kırsalındaki önemini yakından farketmişlerdir. Sanayi devrimi öncesine
kadar Paris'in içi bile, asmalarla ve üzüm bağlarıyla kaplıymış. Aynı
özellikleri Anadolu'nun pek çok şehrinde yakın zamanlarda bile
görebiliyorduk. Sözgelimi benim çocukluğumun Malatya'sında her geleneksel
evin avlusunun "ariş" denilen yüksek asma çardaklarıyla kaplı olması
karakteristik özelliklerden biriydi. Bahçeler arasında ise eski bağ
kalıntılarına sık rastlanırdı. Ancak suların ıslah edilmesi, meyvacılığın
gelişmesi nedeniyle bağlar yamaçlara doğru çekilmişti. Zaten "kureyş"
"şam" "mikeri" "tahanebi" "öküz gözü" gibi adlar taşıyan ve çeşitleri
yirmiye ulaşan en iyi üzümler de ovada değil, o kıraç tepelerde
yetişiyordu. Yer altından ise zaman zaman büyük toprak kaplar çıkardı.
Bunların sırrı Strabon'un "Antik Anadolu Coğrafyası"ndaki şu satırlarda
açıklama bulabiliyor: "Melitene, Kommagene'ye benzer, çünkü her tarafında
meyva ağaçları vardır ve bütün Kappadokia'da böyle olan tek ülkedir.
Böylece hem zeytin üretir, hem de Yunan şarabı ile rekabet eden Monarite
şarabı elde eder". Monarite şarapları, kervanlarla taşındığı Roma'da büyük
üne sahipmiş. Bugün o bölgede zeytincilik yok. Bağbozumu mevsiminde
avlulardan leğenlere akıtılan şıra sesleri ise yine geliyor, ama bu
şıralar artık şaraba değil, pestile ve üzüm sucuğuna dönüşüyor. Malatya,
Elazığ, Erzincan gibi bölgelerden toplanan "öküz gözü" ve "boğazkere"
üzümleri ise Türkiye'nin en iyi şaraplarından biri olan "Buzbağ"ın
üretiminde kullanılıyor.
Mıgırdiç Margosyan, Hamasdeğ, Hagop Mintzuri, Kirkor Ceyhan gibi bölge kökenli Ermeni yazarların Türkçe'ye aktarılan hikâyeleri, tıpkı Ege'nin Rumları gibi, buralardaki Hıristiyan halkın evinde şarap küplerinin doğal bir aksesuar olduğunu, ayrıca her bağbozumu mevsiminin "üzüm bayramı" olarak kutlandığını ortaya koyuyor. Alevi cemleri ve semahları ise, "dolu"ya (şarap ve rakı) ve müziğe verdiği ritüel değerle, Dionysos şenliklerinin uzantısında yer alır. Aslında dinin getirdiği yasaklamalara rağmen şarap tüketimi bütün Müslümanlar arasında yaygındı. Keykavus'un yazdığı, Mercimek Ahmed'in çevirdiği "Kabusname"nin şarapla ilgili bölümü, bunun kanıtlarından biri. Elazığ ve Diyarbakır'da "divan" ezgisiyle okunan Rifat Dede'nin gazeli de ilginçtir:
Ben şehid-i badeyem dostlar demim yad eyleyin
Türbemi meyhane enkazile bünyad eyleyin
Gaslolunmaz ma ile gerçi şahidanı vega
Yıkayın meyle beni bir mezheb icad eyleyin
Kabrime kandil için bir köhne sağer vakfeyleyin
Şu'le - i nar - ı arakle ruhumu şad eyleyin
Neyle meyle bir alay mahbub ile her dem gelin
Bezm - i cem ayinini kabrimde mutad eyleyin
Yadigar olsun bu nazmım evliyayı sağere
Per açıp gitti Rıfat ardınca feryad eyleyin
Şair özetle, şarap şehidi olduğunu, türbesinin meyhane kalıntılarıyla kurulmasını, cenazesinin içkiyle yıkanmasını, kabrine kandil yerine kadeh dikilmesini ve mezarı başında içki alemleri yapılmasını diliyor!
19. yüzyılda floksera hastalığı Fransa bağlarını vurduğunda, dışsatım yolu açılan Anadolu şarapçılığı parlak bir dönem de yaşamıştı. İshak Sunguroğlu, Harput'u kuşatan bağların yanı sıra 60.000 dönümü bulan ve "ova bağları" adıyla anılan bağların, tıpkı Harput gibi yüzyıl başında mahvolup gitmesine ağıt yakar. Yine üzerlerine üretim yılları yazılmış kırk-elli büyük küpten oluşan şarap yapımevlerinden söz eder. Harput'taki Fransız okullarının yönetici ve öğretmenleri, bölge şarapları sayesinde Bordeaux şaraplarına hasret çekmediklerini söylemişlerdir. Anadolu bağcılığının yüzyıl başındaki yıkımında Hıristiyan halkın göç etmesi de önemli bir rol oynuyordu.
Üzümün ve asmanın sadece Fransa'da ve Ege-Akdeniz uygarlıklarında değil, tüm uygarlıklarda önem
taşıdığını, kabartmalardan, heykellerden, efsanelerden anlıyoruz. Ege'de
ise özellikle kuzeydeki bölgelerin üzüm ve şarap üretimi yaygındı. Trakya
ve Tesalya'nın şarapları, antik çağlarda dahi çok ünlüydü. Ayrıca
Akdeniz'in bir çok yöresinde şarap üretimi yapılıyordu.
Sözgelimi
Knidos'ta üretilen şaraplar da çok ünlüydü. Aslında, üzüm, sudan çok
güneşi seven bir ürün olarak hemen her yerde yetişmiş, ilk çağlardan beri
sevilerek tüketilmiştir.
"Şişedeki şiir"
Şiir ve şarap denilince
akla Ömer Hayyam ve onun rubaileri gelir hemen. Biraz da ona haksızlık
yapılmış olur. Gerçi beşyüzü aşkın rubaisinin hemen hepsinde şarabı ve
onun verdiği keyfi anlatır, yasakçılarla savaşır, vb. ama Hayyam, aslında
gününü gün eden bir miskin değil, şairliğinin yanı sıra matematikle
uğraşan bir bilim adamıydı. Ayrıca, sadece onun değil, pek çok şairin yolu
şaraba ve içkiye uğrar. Apollinaire, bir şiirinde Ren nehrine gölgesi
düşen asmalardan bile iştahla söz eder.
Şiir ile şarabın birbirine benzerliğine dikkat çektik. Pek çok şair, günümüzde de uğraşını kutsama eğiliminde. Sözgelimi Octavio Paz, dünya şiirinin gelişim süreçlerini incelediği "Yay ve Lir" adlı kitabında, şiiri bütün sanatların tepesine oturtuyor, ressamın bile şaire özendiğinden dem vuruyor. Sözün kısası şair, hâlâ sözünü kutsal sanan bir şaman. Şarap da hâlâ bir takdis içkisi. Hangi içki onun gibi çene yoruyor, hangi içki onun gibi törenle sunuluyor? İçkideki çeşitlenmeye rağmen günümüz insanının şaraba törensel bir önem vermeyi sürdürmesi, antik çağlarda şaraba verilen değerin bilinçaltındaki kalıntısı olsa gerek.
"Esinlenme ve esrime aynı şeydir". George Thomson, "Tarih Öncesi Ege"de şiirin doğuşunu araştırırken böyle yazıyor. Baudelaire'e göre şarap "şişedeki şiir"dir. "Paris Sıkıntısı"nda ise "sarhoş olun" derken bunun üç aracını sayıyor: şarap, şiir ya da erdem. Son ikisi nicedir yitik, bize kalan şimdilik şarap.

