Bu yazıyı okudum çok beğendim istedimki burdaki arkadaşlarda okusun
pala şafak inşallah uğrarda o da bu yazıyı okur
aslında yazı bir çok ayetle desteklenebilir ama şöyle bir baktıgınız zaman zaten yazının temeli kur’an… yazı ayetlerin ışıgında büyümüş onun için gerek duymadım herkese keyfli okumalar…
saygılarımla…
İnsan ve Varolusun Anlamına Dair
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öztürk
Çukurova Üniv. İlâhiyat Fakültesi
Kur’an’ın beyanına göre biz insanların tarihi, Allah’ın meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” hitabıyla baslar. Bu hitap, meleklerin, “Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuk yapıp kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın?” diye bir serzenişte bulunmalarına sebep olur. Fakat Allah, “Sizin bilmediğiniz çok şey var; onları ben bilirim.”, der ve sonuçta SIRF KENDİSİNE KULLUK (ibadet) ETMESİ İÇİN İNSANI, İNSANLA BİRLİKTE ÖLÜM VE HAYAT YARATIR. Böylece insanın yeryüzündeki serüveni baslar. BU SERÜVENİN BİR TEK AMACI VARDIR: İMTİHAN! Samediyet vasfıyla muttasıf olan Allah’ın, insanı bir imtihan varlığı olarak yaratmasının neden ve niçinini rasyonel bir çerçevede izah etmek ZOR, HATTA İMKANSIZDIR. Bu noktada, Kur’an mesajına İNANMIŞ İNSANLARIN, Allah’ın, her fiilinde mutlak surette hikmet ve/veya hikmetler bulunduğunu kabul etmekten başka bir seçenekleri yoktur. Kur’an’da, “Muhakkak ki ölümle ve açlıkla, dünya malının, canın ve [alınteri] ürünlerin kaybı ile sizi sınayacağız.” (Bakara, 155) buyuran Allah, BİZE DÜNYADA KAYITSIZ VE KESİNTİSİZ MUTLULUK VADETMEMİŞ; tam aksine, ilâhî hoşnutluğa erişmekle eşdeğer olan kesintisiz mutluluğu elde etme sürecinde karşılaşılması mukadder olan zorluklara karsı sabretmek, zaman sermayesini çok iyi kullanmak, öte dünya bilincini her dem zinde tutmak, KISACA, ÇEHRESİNE AZICIK BİR TEBESSÜM ÇALINMIŞ OLAN HAYATI BÜSBÜTÜN BİR AYMAZLIK İÇİNDE HEDER ETMEMEK GEREKTİĞİNİ TEMBİHLEMİŞTİR. Hiç şüphesiz, imtihana tâbi olmak mükellefiyeti, mükellefiyet ise ÖZGÜR İRADEYİ gerektirir. İnsan, ilâhî adaletin muktezasınca hür ve muhtar bir iradeye sahiptir. BU BÖYLEDİR; ÇÜNKÜ İLAHİ ADALETİN TAHAKKUKU İÇİN, İNSANIN YAPIP ETTİKLERİNDE HÜR VE MUHTAR OLMASI, DOLAYISIYLA KENDİ FİİLİNDEN MESUL TUTULMASI GEREKİR. BUNUN AKSİ DÜŞÜNÜLDÜĞÜ, YANİ İNSANIN YAPIP ETME KUDRETİ NEFYEDİLDİĞİ TAKTİRDE, ONUN SEVAP VE İKÂBA MÜSTEHAK OLMASINDAN SÖZ EDİLEMEZ. KALDI Kİ; YAPTIĞI İŞLERDE İRADE YÖNÜNDEN HÜR VE MUHTAR OLMAYAN BİR VARLIĞI ALLAH’IN CEZALANDIRMASI APAÇIK BİR ZULÜMDÜR. OYSA ALLAH NE ZULMEDER,NE DE ZULME RIZA GÖSTERİR. Bu yüzdendir ki, Allah insanı hem ahlâkî zaaf gösterme hem de kendisine karsı sorumluluk bilinci içinde olma yetisiyle donatmıstır (fiems, 8). M. Esed’in de çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi “İnsanın hem üstün ruhî mertebelere yükselme hem de açık ahlâkî zaasar gösterebilme özelliğine aynı ölçüde sahip olduğu gerçeği, insan tabiatının temel bir karakteristiğidir. En derûnî anlamıyla, insanın kötü/yanlış davranabilme özelliği, onun doğru davranma yeteneğinin bir esidir; baska bir deyişle, her doğru seçime bir değer kazandıran ve böylece insanı ahlâkî olarak serbest irade sahibi kılan şey, temelde mevcut olan bu eğilim kutupluluğudur.” İste yeryüzünde halife kılınma ve emaneti (sorumluluğu) üstlenmenin menatı budur. Esasen insanın mükellef olduğu görevi yerine getirme ve DÜNYA İNTİHANINI BAŞARIYLA VERME SÜRECİNDE AŞMASI GEREKEN EN ÖNEMLİ ENGE, YİNE İNSANIN KENDİSİDİR. Çünkü onun imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, bencillik, umutsuzluk, unutkanlık, acelecilik, böbürlenme, gerçeğe karsı direnme, inkarcılık, kendisini müstağni görme gibi zaasarı bulunmaktadır. İnsan bu zaasarına yenik düstüğü zaman, bizzat kendi varlığına ihanet etmis olur. Bu tahripkâr ihanetten de kaçınılmaz olarak nankörlük hasıl olur. Özünde en güzel sekilde yaratılmıs olan insan, aslî tabiatına aykırı davrandığı zaman hayvan derekesine düsmeye mahkûmdur. Hatta denebilir ki insanın ahlâken alçalması, dünyevî hayatın cazibesine kapılıp arzularının esiri olması için çok fazla çaba harcaması gerekmez. Ne ki bu durum, insan doğasının bayağı olanı tercih etmeye daha yatkın olduğu seklinde yorumlanmamalıdır. Belki en doğru yorum, erdem ve fazilet basamaklarına tırmanmanın alçalmaktan çok daha zor olduğudur. İnsanın ahlâkî yükselisinde, Allah’ın rolü gerçekten çok büyüktür. Çünkü hiçbir insan, “İYİ BİR İNSAN OLACAĞIM” DEMEKLE İYİ İNSAN OLAMAZ. BUNUN İÇİN MÜCADELE ETMESİ ŞARTTIR. BU MÜCADELEDE ALLAH ONA YARDIM EDER. İNSANIN BU ÇETİN MÜCADELEDEN YÜZÜNÜN AKIYLA ÇIKMASININ, DİĞER BİR DEYİŞLE YERYÜZÜ SINAVINI BAŞARIYLA VERMESİNİN YEGÂNE ŞARTI, UBUDİYET VE İBADETTİR. Kulluk ya da ibadet, insanın Allah’a saygı, sevgi ve itaatini göstermesidir. Bu temel anlam düzeyinde ubudiyet, kulun Allah’ın yaptıklarından memnun olması, ibadet ise onun razı olacağı isleri yapmasıdır. İbadet Allah’a yönelik saygı ve alçak gönüllülüğün son kertesidir. Saygının yanı sıra sevginin dışa vurumudur. Bu anlamda ibadeti, ahlâkî ve manevî özünden soyutlayarak sadece formel dinî ritüellere indirgemek mümkün değildir. GENEL ANLAMDA İBADET, ALLAH’IN RIZASINI KAZANMAK İÇİN SARF EDİLEN HERTÜRLÜ ÇABANIN ADIDIR. Diğer bir deyişle, insanın ALLAH’IN RIZASINI GÖZETEREK yapmış olduğu her türlü iradî eylem bir ibadettir. KISACA İBADET, İNSANIN KENDİSİNİ VAR EDEN YARATICISINA ÇDEMESİ GEREKEN BİR TEŞEKKÜR BORCUDUR. Bu borcu ödemek için her şeyden önce benliğin, varlığına ve birliğine seksiz şüphesiz inanılan Allah’a adanması ve onunla barışık olunması gerekir. Bu gereklilik Kur’an’da iman ve İslâm diye tabir olunduğuna göre, Allah’ın ibadet maksadıyla yaratmış olduğu insandan en temel beklentisi, kendisinin tapınılmaya müstehak olan yegâne varlık olduğunun bilinmesi (marifet) ve bu bilince paralel bir teslimiyet gösterilmesidir. TESLİMİYET, ALLAH’IN VARLIĞINI VE MUTLAK BİRLİĞİNİ TANIMAKLA (iman) GERÇEKLEŞEN BİR EYLEMDİR. Bu iradî eylemin sahibi olan mümin, yani Allah’ın uhrevî felah vaad ettiği güzel insandır. BİR İNSANA MÜ‘MİN VASFINI KAZANDIRAN DEĞER İMANDIR. Lâkin iman kâl değil hâldir. Daha açıkçası, Allah’ın varlığını ve birliğini sadece ikrar etmek, iman değil inançtır. Bu zorunluluğun Kur’an’daki karsılığı ise salih ameldir. Çünkü iman -inanç değil ehli olan insanlar, namazlarında ve Allah’a yakarışlarında alçakgönüllü bir duyarlık içindedirler; onlar bos ve anlamsız şeylerden (isler ve sözlerden) sarfı nazar ederler; ONLAR ARINMAK İÇİN ÇABA GÖSTERİRLER; ONLAR İFFET VE NAMUSLARINI MUHAFAZA EDERLER; ONLAR EMANET VE AHDE VEFA GÖSTERİRLER (Mü‘minûn, 1-10). GÜZEL İNSANLAR TEVAZU SAHİBİDİRLER, GECENİN DERİNLİKLERİNDE SECDEYE KAPANIP RABLERİNİ ANARLAR. “EY RABBİMİZ ! CEHENNEMİN KORKUNÇ AZABINDAN BİZİ UZAK TUT.” DİYE DUA EDERLER. BAŞKALARI İÇİN HARCAMA YAPTIKLARINDA NE SAÇIP SAVURURLAR NE DE CİMRİLİK YAPARLAR. ALLAH’A ASLA EŞ KOŞMAZLAR; ZİNA ETMEZ, ONUN HARAM KILDIĞI CANA KIYMAZLAR. ONLAR, YALAN VA ASILSIZ OLANDAN YANA ŞAHİTLİK ETMEZLER; BOŞ İŞLERLE UĞRAŞAN KİMSELERİN SEMTİNDEN VAKARLA GEÖİP GİDERLER. RABLARİNİN MESAJLARI KENDİLARİNE HATIRLATILDIĞI ZAMAN KALPLERİ ÜRPERİR VE NİHAYET, “BİZE GÖZ NURU OLACAK EŞLER VE ÇOCUKLAR BAHŞET, BİZİ MUTTAKÎLER İÇİN ÖRNEK VE ÖNCÜL KIL” DİYE NİYAZ EDERLER. Bütün bunlara rağmen insan yine insandır. Yani insan sehv ve nisyan ile malül bir varlık olup pekalâ günah isleyebilir ve islemektedir. İyilik ve sevap kadar, kötülük ve ceza da insan içindir. Bu, gerçekten inanmış insan için de geçerli bir hükümdür. Daha açıkçası, MÜMİN İÇİN DE GÜNAH VARDIR; ama onun dünyasında GÜNAHTA ISRAR ETMEK diye bir şey yoktur. İman sahibini, inanç sahibinden farklı kılan en temel özellik belki de budur. Hülâsa, Kur’an’ın beyanı üzere mümin de her kul gibi günah isler; ama günah islediğinde hemen Allah’ı hatırlar ve yaptığı kötülükten dolayı tövbe eder ve günahta bilerek ısrar etmez. Sonuç itibarıyla, özüne uygun davranmaya çalışan her insan, Allah’ın has kullarının zümresine girebilmek ya da güzel bir insan olabilmek için, hayatın anlamını çok iyi kavramak ve bu hayatın mutlaka başarılması gereken, bütünlemesi ve tekrarı bulunmayan ilk ve son sınav olduğunu iyice bellemek zorundadır. Dahası hayatı, “Alamadım veremedim; yapamadım edemedim; muradıma eremedim…” gibi aymazlıklar içinde heder etmemesi gerekir. Her hâlükârda hak ve hakikatten, iyi ve güzelden yana olmak, güzelin pesinde koşmak ve güzel şeylerle meşgul olmak; kısaca güzelce yasayıp güzelce ölmek gerekir. Çünkü, SIRF YAŞAMAK VE ÖLMEK BİR MEZİYET VE FAZİLET DEĞİLDİR. İNSAN OLMANIN ŞANINA YAKIŞAN FALİLET, EN BAŞTA YARATANINA OLMAK ÜZERE, KENDİSİNE, AİLESİNE, TOPLUMUNA VE BÜTÜN İNSANOĞLUNA KARŞI ÜSTÜNE DÜŞÜN VAZİFEYİ YAPMA BİLİNCİ İÇİNDE YAŞAMAK VE CAN EMANETİNİ BU BİLİNÇ VE DUYARLILIK ÜZERE SAHİBİNE TESLİM ETMEKTİR. ALLAH’IN İNSANDAN BEKLENTİSİ DE BUNDAN BAŞKA BİR ŞEY OLMASA GEREKTİR.
Gönderen: halil