WORLD WIDE WINE

In vino veritas
Türkiye Ulaşım Rehberi
12 Mayıs 2008, Pazartesi 

Hayyam'ın Düşünceleri

Abdülbaki Gölpınarlı, Hayyam ve Rubaileri, S. 23-26

1. Hayyam inkarcı mıdır?
2. Hayyam'da Şatıh
3. Hayyam - Dünya ve Geçim

Hayyam, dünyayı ve zamanı düşünürken pek kötümserdir; düşünür: Dünyaya neden geldik; selvi boylar, lale yanaklar niçin bezendi? Aleme geldik de dünyaya bir şey mi eklendi; gidiyoruz; bir şey mi eksiliyor? Neden geliyoruz, niçin gitmedeyiz? Biri gitti mi, yerine başkası geliyor. Ne gelmemizden bir maksat belirmede, ne gitmemizin sebebi bilinmede. Hiçbir şey dileğimizce olmuyor. Felekler, her gece, nice ömür gömleği biçmede, nice gömleğin de yenini, yakasını yırtmada. Bizden önce de gece vardı, gündüz vardı: gökler dönüyordu: bizden sonra da bu düzen sürüp gidecek. Ama biz toprak olacağız, tozup gideceğiz. Gidenlerden biri olsun gelmiyor ki soralım: Ne var o alemde? Yazın gelişi, kışın gidişi, Cem'le Key'i yerlere sermiş. Nice başlar, ayaklar, zaman ateşiyle yanıp kül oluyor, ama dumanları bile tütmüyor. Böyle bir aleme gelip gitmemiz nedir ki? Bir sinek gelmiş, konmuş, sonra da uçup gitmiş. Yeşillikteki çiğ tanesi gibi, sanki bir gececik oturmuşuz, sonra yok olup gitmişiz. Dünya yel üstüne kurulmuş; varlığımız, iki yokluk arasında; çevremizdekiler de hiç, biz de hiçiz. Alem, bir fanus-ı hayal. Güneş, bu fanusun lambası, dünya, sırça fanus. Bizse, içinde dönüp duran, geçip giden şekilleriz ancak. Yahut da kuklacı, bir kuklayı çıkarıp oynatmakta; sonra onu sandığa atmakta, öbürünü çıkarmakta.

Hayyam, alemi meydana getiren dört unsuru şöyle anlatır: Bir suyduk, bele düştük; şehvet ateşiyle dünyaya geldik; ama yel, yarın toprağımızı tozutup gidecek. Ne yap malı öyleyse? O, lüzumsuz çekişmelerin, kavgaların, hırsın, tamaın, benliğin, bencilliğin karşısındadır. Der ki: Uzlaşıp birleşmedikçe, el ele vermedikçe neş'eye kavuşmanın, gamın başına basmanın imkanı yok. Sabah çağı soluk almadan bir soluk alalım hele; çok sabah olur ama biz olmayız. Şu alemde her hayvanın ayak bastığı toprak, bir güzelin, bir sevgilinin yanağı. Her sayvanın kubbesindeki kerpiç, bir vezirin parmağı, bir padişahın başı. Derde düşmenin, elemlenmenin de faydasi yok; derdin, elemin de ne ucu var, ne bucağı. Bastığın toprak, eşsiz bir güzelin gözbebeği. Derenin kıyısında biten yeşillik, melek huylu bir güzelin dudağından terlemiş: bir ay yüzlünün toprağından bitmiş. Böylesi alemde elemi, neş'eyle yok etmek gerek. Şarap, elemi boğmaya tek vasıta; sarhoşluk, derdi unutmaya tek çare. Şerîatta haram ama ne olurdu, her haram, şarap gibi insanı sarhoş etseydi de dünyada bir tek ayık görmeseydim. Zahitlik, riya ile eş olmuş; zahitlik şişesini taşa çalalım, seccadeyi bir kadehe satalım. Zati de zahitlik hırkasıyla küpün ağzını kapatmışız; meyhane toprağıyla teyemmüm etmişiz: böylece de medresede yitirdiğimiz ömrü meyhanede bulmayı umuyoruz ve Hayyam, kendi halini şöyle anlatır:

Bir elimizde mushaf; bir elimizde kadeh. Kimi helale yönelmedeyiz, kimi harama. Şu ham, şu olgunlaşmamış kubbenin altında ne mutlak kafiriz biz, ne tam Müslüman.

Hayyam, bu umutsuzluğa bilginin de bir çare bulamadığını anlamıştır. Ömrün şüpheyle geçtiğini bilir: bu yüzden ha ayık olmuşuz der, ha sarhoş: ikisi de bir. Birçok şeyler bildiğini bilir, ama bu bilgiden de bezmiştir o; hatta sonunda hiçbir şey bilemediğini bilmiştir ancak. Değil mi ki sonun yokluk; gökler ister yedi olsun, ister sekiz. Değil mi ki biz yok olacağız; alem ister sonradan yaratılmış olsun, ister önüne ön bulunmasın. Değil mi ki sonu ölüp çürümek; ha adamı ovada kurt yemiş, ha mezarda karınca.

Hayyam, adeta marazî diyebileceğimiz bu yeis aleminde, kendini neş'elendiren sağrağı, testiyi, birçok rubailerinde bir başlangıç ve son nokta saymaktadır. Testiden sözler duyar, testicinin, padişahın başından testiye kulp, yoksulun ayağından baş yaptığını görür ve bu testiyle, testiciyle görüşüp konuşması sürer gider. Ama en güzel şey şu ki Hayyam, hep aynı şeyleri söyler gibidir; fakat her sözü bir başka çeşittir; her sözünde aynı şeyi, fakat bir başka nağmeyle söyler ve insan usanmaz.

Hayyam, eski İran'ın mefahirini de hiç unutmaz; bu bakımdan o, insancı olduğu kadar da milliyetçidir. Alaca renkli sabahla akşam atının konakladığı alem, köhne bir kervansaraydır ki Cemşid'den arda kalmıştır, Behram'ın dayanıp oturduğu sedir. Zerreler görür toprakta; hepsi de bir Keykubad'ın, bir Cem'in toprağındandır. Yıkık anıtlara bakar; Behram'ın şarap içtiği köşkte, görür ki tilkiler yavrulamış, ceylanlar konaklamış; yaban eşeği avladığını hatırlar da bir söz oyunuyla, mezara av oldu Behram der; testi tezgahındaki çırağı, yavaş ol diye öğütler; çünkü o, Keykubad'ın beynini yoğurmadadır.

Dünya yokluk yurdu. Şeref, şan, yücelik, alçaklık geçici bir afsun. Müsbet bilginin dışına çıkmayan Hayyam göklerin, yıldızların dönüşlerinde bile bir gaaye bulunduğuna inanamaz; eşref-i saat tayin eden Hayyam, devrinin inancına uyamaz; onların da başları dönmüş der: her şeyden habersiz dönüyorlar.

Hayyam,bazı rubailerinde, ebedilikten de ümitsiz görünür; yaşayanların, sonra da ölüp gidenlerin balçığından dökülen kerpiç, başkalarının saraylarına sayvan olacaktır. Solan lale dökülür gider, bir daha da açılmaz. Sözler söyleyenler, bu karanlık gecenin ardına bir yol bulamamışlardir, bir masaldır, söyleyip gitmişlerdir. İnsan altın değildir ki onu gömsünler de sonra çıkarsınlar; ah, bir umut olsaydı, ne olurdu, keşke yüz bin yıl sonra toprağın gönlünden, yeşillik gibi bitmeyi arzulasaydık.

Hayyam'ınsa bu sözler, zamanının kargaşalığına, İran'ın şevket devrinin göçüşüne, akla dayanan bilgisinin, kendisini tatmin etmeyişine, bilmediklerinin, bildiklerine karşı sonsuz bir umman olduğu halde bildiklerinin bir katre bile olmayışına karşı sonsuz bir umutsuzluğa düşen, hayata, zerre - zerre, bütün varlığıyla bağlı olan, yok olacağını bir türlü kabul etmek istemeyen, geçici varlığa kanmayan, fakat ebedi varlığa da inanamayan bir inkarcı mahiyetinde görünür ve duyduğu ye'si, ancak içkiyle teskin eder.

Sözler  Quotes >>

Wine … the intellectual part of the meal.
Gülümsemek için
Ödüllü Yarışma