Çocukken başlar sorularımız... Onlara karşılık aldıkça yineler, yineledikçe rahatlar gibi olur, sonra yine sorarız.
"Karamazov Kardeşler"de Dostoyevski, "Midya" adlı kahramanına yeryüzüne sorularımıza karşılık almak için geldiğimizi söyletir. İşte Ömer Hayyam, sistem kurmuş olayları açıklamış her filozof gibi, hayatı boyunca bu soruları sürdürmüştür.
Sonu gelmeden uzanıp giden, başı ve bitimi belli olmayan doğuya bakıp sorar. Nice zalim, kendini beğenen kralların başını yemiş, ne fidan boylu güzelleri, karıncaların, yılanların ağzına yem etmiş, gözü aç ölmüş nice azgın, zenginleri kara toprağa çekmiş, ne haksızlıklara, gönül kırmalara, ne gereksiz savaşlara ve didişmelere alan olan şu dünyayı süzmüş; sormuştur.
Hakçı, yumuşak, alçakgönüllü kağanları; hak yiyen, aşağılık, hain ve ölmeyeceğini sanan hükümdarların izlediğini görmüş; sormuştur.
Bir yıkık saraya bakmış, orada bir zamanlar keyif sürmüş şahların barındığını anımsamış; bugün yıkıntılarında kalbe ürküntü salan kuşların çığlıklarını duyarak sormuştur.
Doğanın güzel görünümlerini, yeşil, zümrüt bahçeleri, erguvan renkli gülleri, bin çeşit nazlı güzeli kıvançla ve uyanık bakışlarla gözleyip sormuştur.
Göklere bakmış, yıldızların, gezegenlerin dolanımlarını, bütün canlı varlıklan, onların en öncelerdeki (ezel) sırlarını ve çözülmesi zor nice zor sorunları düşünmüş, sormuştur.
Çöken akşamı, değişken bulutları, ay ışığını, onca doğa güzelliği arasında daha da güzel olan nice gençlerin, dönülmez yolculuğa çıkışlarını içi parçalanarak izlemiş ve sormuştur.
Bütün bu soruların genişliği de gösterir ki, ozanımız topluma insana, doğaya, insanoğluna eğilmiş, fildişi kulesinden, çok eski yüzyıllar içinde çıkmıştır. Aslında, Doğu edebiyatını, beylik ve incelemesiz bir tekerleme halinde, doğaya, topluma eğilmemiş göstermek zaten bir bilgi kısırlığı ve araştırma tembelliğidir.
Tarih boyu Doğu, en büyük uygarlıklara ya da yıkılıp gidişlere hep tek adamın yumruğuna dayalı yönetimler altında ulaşmıştır. Çoğu defa korku, baskı, sindiri ve zulme dayanan bu ülkelerdeki ozanlar, Hayyam'dan önce de şu hedeflere en dokunaklı söz oklarını fırlatmasını bilmişlerdir: (felek), (baht), (dehr), (devran), (dünya), (zaman).
Aslında bu sözcükler, toplumu simgeler. Biraz kazıdığımız zaman altından o günün toplumu çıkar. Hayyam'ı da her şeyden önce bu geleneğin içine alıyoruz ama, onu rubailerinde ozan yoldaşlarından ayıran ve ölümsüzlüğe ulaştıran şey, sanat üstünlüğü ve daha başka nitelikleridir.
rubailer ozanının evrenden, toplumdan, doğa ve insandan bunca ibretli ders almış olmasına karşılık şiirleri ders verici nitelikte değildir. Doğu edebiyatında Hayyam'a gelene kadar ozanın, çıkar ve dostluk uğruna övgüler düzüp yeri geldiğinde, bu dostları yergilerle yerin dibine batırdığı ya da didaktik (kuru bir öğreticilik ve ders veriş) öğütlerde bulunduğu hep bilinir. Böyle bir ortamda ders vermekten, vaiz görünmekten her zaman uzak kalmıştır. Gerçek şiirde ve sanatta aranılan lirizm ve içtenlik, bilgiç görünmekten uzak duruş, ders ve vaaz vermekten kaçınış, ozanımızın çok dikkat ettiği şeylerdir. Elbet, dörtlükleri okuyanlar, sonsuzluğa kadar bu küçük kıvılcımlardan tat alıp duygulanacakları gibi, ders de alacaklardır. Ama ozan ders vermeyi düşünmediği, okuyucuyu böyle bir soğuklukla karşılaştırmadığı için.
Hayyam'ın kendisini yakan her kıvılcım, kafasına takılan her soru, yüzyıllardan beri insanoğlunu yakıp kavurmuştur. Okuyucu, ozanın gizli inleyişlerini de sezinlemiştir. Ama İranlı bilgin Mohammed Ali Forogî'nin, Farsça "Robaiyyat" kitabının 12. yaprağında dediği gibi, "bu inleyişler, Hayyam'ın hançeresinde tıkanıp kalmıştır. İnsanoğlu için, dışa sızmamış olan bu inleyişler, yürek yakıcı olmuştur."


Henüz yorum yazılmadı.